
Her gün gelişen teknolojinin bize kattıklarını, fiziksel olarak bir arada olamasak da internet dünyası sayesinde sürekli iletişim hâlinde oluşumuzu elbette büyük bir nimet olarak kullanıyoruz.
Evet… Kilometrelerce uzaktaki bir yakınımızla saniyeler içinde görüntülü konuşuyor, duygu ve düşüncelerimizi anında paylaşabiliyoruz. İletişim hiç olmadığı kadar hızlı, pratik ve renkli.
Gerçekten de muhteşem bir şey.
Peki hiç düşündünüz mü, bu gelişen iletişim çağında neleri kaybettiğimizi?
Duygularımız tabi ki gitti, hislerimiz zayıfladı, yaşadıklarımız anlık tepkilerle geçer oldu.
Peki ya iletişimde neler yaşıyoruz?
Bir zamanlar bir duyuruyu tüm mahalleye yaymak için sokak sokak dolaşanlar vardı. Bir gazeteyi satmak için haberleri dört bir köşede okuyarak koşturan çocuklar…
Çok eskiye gitmeyeyim, belediyelerin megafonları vardı, önemli duyurular buralardan halka ulaşırdı.
Bir acil durum, şehri ilgilendiren önemli gelişmeler, ölümler, eğlenceler hatta şehre gelen taze balık bile..
Bugün ise geldiğimiz noktada iletişim kanalları o kadar çok arttı ki kim hangi kanaldan iletiyi yollayacak, kodladığı ileti alıcıya nasıl ulaşacak, hangi kanal, hangi yol iletiyi taşıyacak ve en önemlisi de alıcı dediğimiz kitle iletiyi alıp nasıl dönüş yapacak.
Karmaşık mı oldu?
Diyorum ki iletişim kanalları arttıkça, aslında ulaşabildiğimiz kitle azaldı.
Ortak değerlerimiz, ortak kullandığımız kanallar bölündü, parçalandı, kimisi siyasetin propaganda aracı oldu kimiyse bir mum ateşi kadar zayıfladı, kitlesiz kaldı.
Peki sosyal medyadan duyursak?
Her kurum, her oluşum, her topluluk kendi sosyal medyasını kullanıyor elbette, peki ya kitle?
200 bin nüfuslu bir şehirde duyurmak istediğini bir etkinlik sosyal medya kanallarınız aracılığı ile kaç kişiye duyurulabiliyor?
Ben söyleyeyim; işin içinde olanları kenara koyarsak direkt ilgisini çekecek kişileri de ayırdığımızda milyonlarca gönderi içinde kaybolup gidiyor…
Çünkü bilgi kalabalığı içinde yaşıyor, kayboluyoruz.
Nazikçe seslenen bir duyuru, gürültülü bir dijital akışın içinde görünmez oluyor.
Bir mesaj diğerinin altında kayıyor, bir paylaşım hızla aşağıya düşüyor, bir bildirim diğerinin gölgesinde kalıyor.
Artık duyuru yapmanın yolu çok, ama her yoldan seslenen çok daha fazla kişi var.
Hal böyle olunca “herkese haber vermek” geçmişe kıyasla daha zor hâle geliyor.
Bir dernek bir etkinlik düzenliyor, bir okul veli toplantısı duyuruyor, bir yerel yönetim bilgilendirme yapıyor…
Fakat insanlar o kadar çok uyarıya, reklama, duyuruya maruz kalıyor ki asıl önemli olan mesaj çoğu zaman yok oluyor.
Konuştuklarım küresel çapta bir sorun gibi gözükse de bugün Tekirdağ’da da benzer bir durumla sık sık karşılaşıyoruz.
Etkinlikler oluyor, kamu kurumları bilgilendirme yapıyor, STK’lar çağrı yapıyor… Sonra ne oluyor?
“Ben görmedim.”
“Bana ulaşmadı.”
“Haberdar olsam mutlaka gelirdim.”
Olan olduktan sonra da bunları demenin hiçbir anlamı kalmıyor…
Arada kimseye duyurulmadan yapılmak istenen etkinlikler de var hatta oldukça fazla ama o konuya başka bir yazıda değineceğim!
Evet işte tam da bu yüzden dikkat dikkat, duyduk duymadık demeyin diyoruz.
Belki de iletişim çağının en büyük sınavı, çok konuşmaktan değil; birbirimizi gerçekten duyabilmekten geçiyor.
Eskinin yavaş ama etkili haberleşme yöntemlerini geri getiremeyiz; ama iletişimde kaybettiğimiz o insani bağı yeniden kurmak bizim elimizde.
Bir duyuru gördüğümüzde bir arkadaşımıza söylemek, bir etkinliği komşumuzla paylaşmak, bir çağrıyı kulaktan kulağa yaymak hâlâ mümkün. Hatta en çok da buna ihtiyaç var.
Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, en sağlıklı iletişim hâlâ insandan insana olanıdır.
Çünkü insan muhteşem bir yaratılıştır!
Saygılarımla…
Güven Tekirdağ Gazetesi’nin 93. sayısından alınmıştır.
TEKİRDAĞ CANLI HABER

-->