
Mimarlık ile psikoloji arasındaki uyum çoğu zaman fark edilmese de, aslında birbirini tamamlayan iki alandır. Çünkü insanın ruh halini, yaşam enerjisini ve toplumsal davranış biçimlerini doğrudan etkileyen en somut faktör, yaşadığı çevredir. Ne yazık ki bugün içinde yaşadığımız şehirlerde bu denge tamamen bozulmuş durumda.
Ruhsuz, sıkıştırılmış, kimliksiz yapılar arasında nefes almaya çalışan bir toplum haline geldik. Devlet daireleri, halkın hizmetinde olması gerekirken, devasa ölçüleri ve tehditkâr mimarileriyle adeta vatandaşı küçülten bir dev imajı çiziyor.
Oysa 20–30 yıl önce yapılan apartmanlar, sadece konut değil, aynı zamanda bir yaşam biçiminin yansımasıydı. Her biri detayında bir anlam, bir emek, bir ruh taşırdı. Mimarisi kadar statiği de özenle hesaplanır, inşaat süreci ciddiyetle yürütülürdü.
Bugünse işler değişti. Zemin etüdü bile doğru düzgün yapılmadan, temelsiz yapılar “ultra lüks” ve “manzaralı” etiketiyle halka pazarlanıyor. Mimari anlamda çökmüş olan şehirlerimiz bir de şehircilikten yediği darbe ile artık gömülmeyi bekliyor.
Yeşil alanlar da aynı kaderi paylaşıyor. Eskiden halkın nefes aldığı parklar ve çay bahçeleri bir bir katledilirken, yerlerine betonla kaplanmış, birkaç süs ağacıyla “yeşil alan” denilen mekanlar yapılıyor. Şehrin iklimine uymayan bitkilerle yapılan bu makyaj, sadece rantın estetik kılıfı.
Köklü, yıllanmış ağaçlar kesiliyor; yerine çakma doğa algısı yerleştiriliyor.
Ulaşım deseniz ayrı bir felaket. Şehrin yollarında ne araç kullanmak ne yürümek huzur veriyor. Yönlendirmelerin yetersizliği, plansızlık, keyfi cezalar, sorumsuz yayalar ve sıkışık trafik… Hepsi aynı zihniyetin ürünü: düzensizlikten beslenen bir şehircilik.
Eleştiren her yurttaş susturuluyor. Oysa belediyeler birkaç müteahhitin, emlakçının ya da rant çetesinin ticarethanesi değildir; tüm halkın ortak evidir.
Bu şehirlerin geleceği, dışarıdan gelip kendini “ağa” ya da “reis” sananlara bırakılmayacak kadar değerlidir.
Güven Tekirdağ Gazetesi’nin 92. sayısından alınmıştır.
TEKİRDAĞ CANLI HABER

-->