
Teknoloji hayatımızı her geçen gün daha da kolaylaştırıyor.
Bir zamanlar saatler hatta günler süren araştırmalar artık dakikalar içinde tamamlanıyor.
Tasarımcıların üzerinde günlerce düşündüğü görseller saniyeler içinde ekranımıza düşüyor.
Yapay zekâ sayesinde haber metinleri yazılıyor, sosyal medya paylaşımları tek tuşla üretiliyor, hatta köşe yazıları bile otomatik olarak kurgulanabiliyor.
İlk bakışta büyük bir nimet gibi görünen bu dijital devrimin madalyonunun diğer yüzünde ise üzerinde ciddiyetle düşünmemiz gereken bir kriz; “Sıradanlaşma” yatıyor.
Bugün sosyal medya platformlarına göz attığımızda birbirinin karbon kağıdıyla çoğaltılmış gibi duran yüzlerce, binlerce paylaşım görüyoruz.
Aynı kalıplar, aynı yapay ifadeler, aynı estetik algıları…
Birkaç komutla oluşturulan içerikler, kısa sürede koca bir dijital ekosistemi birbirinin kopyasına dönüştürüyor.
Eskiden bir fotoğrafın, bir yazının ya da bir tasarımın arkasında sahibinin emeğini, dünyaya bakış açısını ve karakterini okumak mümkündü.
Şimdi ise önümüzdeki içeriğin kime ait olduğunu, arkasında bir insanın mı yoksa bir algoritmanın mı olduğunu ayırt etmek neredeyse imkânsız.
Gazetecilik ve yerel basın da bu büyük dönüşümden payını alıyor kuşkusuz.
Haber metinleri yapay zekâ desteğiyle hızla hazırlanabiliyor, röportaj soruları şablonlar halinde önümüze gelebiliyor.
Ancak tam bu noktada, mesleğimizi değerli kılan o en temel şeyi; yani “insanı” kaybediyoruz.
Bir olayı derinlemesine yorumlamak, sahada gözlerinin içine baktığınız bir insanın acısını, sevincini, samimiyetini okuyabilmek, satır arası detayları fark edip okura farklı bir perspektif sunabilmek…
Bunlar henüz hiçbir algoritmanın taklit edemediği, tamamen insana özgü becerilerdir.
Sorun yapay zekanın kendisinde değil, onu kullanma biçimimizde yatıyor.
Aslında yapay zekâ bir tehdit değil, güçlü bir araçtır.
Ancak özgünlük azaldıkça dikkat çekmek zorlaşıyor, yaratıcılık köreliyor ve vasatlık zirveye çıkıyor.
Bugün birçok kurumun, belediyenin ya da markanın dijital hesaplarına bakın; hep aynı şablonlar, aynı kurumsal fonlar, aynı ruhsuz cümleler…
Bir paylaşımın kime ait olduğunu logoya bakmadan anlamak imkânsız hale geldi.
Oysa iletişimde ve gazetecilikte fark yaratmanın yolu, başkalarının ya da algoritmaların yaptığını tekrar etmekten değil, kendi özgün sesini bulmaktan geçer.
Belki de yapmamız gereken tek şey; yapay zekâyı üretimin merkezine değil, sadece bir mutfak yardımcısı konumuna yerleştirmektir.
Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin; bir insanın yaşadığı deneyimden doğan fikir, sahada toz yutarak gördüğü ayrıntı ya da kalbinden süzülen duygu hâlâ dünyanın en değerli, en taklit edilemez içerik kaynağıdır.
Gelecekte yapay zekâ daha da gelişecek, bundan kaçış yok.
Ancak özgünlüğümüzü ve o benzersiz insan dokunuşunu koruyamazsak, ürettiğimiz her şey birbirine benzeyen devasa bir içerik çöplüğüne dönüşecek.
Kolaylaşan üretim, her zaman kaliteli üretim anlamına gelmez.
Bir yazıyı, bir haberi ya da bir sanat eserini gerçekten değerli kılan şey, onun ne kadar hızlı üretildiği değil; içine ne kadar “insan” katıldığıdır.
Aksi takdirde, önümüze koyulan bu dijital konforun sonu; tamamen taklit hayatlar ve kimliksiz bir gelecek olacaktır.
Saygılarımla…
Güven Tekirdağ Gazetesi’nin 106. sayısından alınmıştır.
TEKİRDAĞ CANLI HABER

-->