
Avrupa’nın Mozart’ı varsa, bizim de Itri’miz var. Buhurizade Mustafa Itri Efendi, Osmanlı’nın müzik dehası., Mevlevi ayinlerinden na’tlara kadar geniş bir müzikal yelpazede yankılanıyor. Ama ne gariptir ki, bizim onu anlama sürecimiz, Batı’nın Mozart’ı anlamasından daha çetrefilli oldu.
Cumhuriyetin ilk yıllarında yüzümüzü Batı’ya çevirdik. Sanatta, müzikte, edebiyatta, resimde… Klasik Türk müziği eğitimi yasaklandı, Batı müziği teşvik edildi. Radyo yayınlarında dahi Türk müziğine ket vuruldu. Amaç, Batı’nın ilerici sanat anlayışına adapte olmaktı. Ancak bu süreçte, Itri gibi isimler sadece tarihin sayfalarında nostaljik birer figür olarak kaldı.
Mesele sadece Batı müziğini benimsemek değil. Çünkü Batı’nın kendi müzikal devrimleri bile gelenekle çatışarak doğdu. Mozart, kendi döneminde sarayın sınırlarını zorladı. Beethoven, klasik kalıpları yıktı. Bizde ise mesele, birinin diğerine tercih edilmesi haline geldi. Klasik Türk müziğinin eğitimine yasak koyarken, Batı müziğini devlet eliyle teşvik etmek, müziği sanatsal bir arayış olmaktan çıkarıp, ideolojik bir mesele haline getirdi.
Sonuç? Bugün hâlâ bir Itri konserine gitmek, bir Mozart senfonisi dinlemek kadar doğal değil. Kültürel mirasın Batılılaşma çabasına kurban verilmesi, geleneğin kendini yenileyerek yaşamasına da ket vurdu. Oysa sanat, “ya o ya bu” meselesi olmamalıydı. Mozart’ı sevip, Itri’yi unutmak mı gerekirdi? Yahut tam tersi mi? İşte burada, toplumun kendi kimliğini nasıl kurguladığı sorusu devreye giriyor.
Bugün, Batı müziği konservatuvarlarda, akademilerde öğretiliyor. Klasik Türk müziği ise daha çok usta-çırak ilişkisiyle ayakta duruyor. Birini akademiye, diğerini meşkhaneye hapsetmek sanat adına ne kadar doğru? Mozart’ın kaderi Batı müzik okullarında şekillenirken, Itri’nin kaderi unutuluşun kıyısında mı durmalı?
Güven Tekirdağ Gazetesi’nin 89. sayısından alınmıştır.
TEKİRDAĞ CANLI HABER

-->