
İnsan, faniliğini bilen tek varlık. Ne var ki, bu hakikati zihninin en uzak köşesine süpüren de yalnızca o. Günlük telaşların girdabında, borçlarla, fiyat etiketleriyle, sanal âlemin yankılarıyla kendimizi avuturuz. Ölüm, hatırlaması gereksiz bir detay gibi, hayatın sahnesinden kurnazca çekilip gidiyor.
Zannediyoruz ki ölüm, hep başkalarının hikâyesi. Sokakta bir cenaze geçiyor, “Başınız sağ olsun” diyoruz. Bir yıldız sönüyor, iki gün ağıt yakıp unutuşa teslim oluyoruz. Ölüm, daima başkalarının başına gelir, bizim değil!
Oysa evrenin en tuhaf ironisi tam da burada: Ölümün farkında olan biziz, ama onunla yüzleşmeye cesaret edemeyen de biziz. Hayvanlar sezgileriyle bilir, rüzgârın ve toprağın bir parçası olarak ölümü içselleştirir. Biz ise bilmekten kaçarız. Göz göze gelmek istemediğimiz o karanlık aynaya bakmaktansa, ekranlarımızın parlak ışıklarına sığınırız. Ölümü unutturacak bir sahne her zaman vardır: Kahkahalar, şatafatlı törenler, bitmek bilmeyen gündemler…
Çünkü ölümle yüzleşmek, kurduğumuz sahte cennetleri yerle bir eder. Kibirle inşa ettiğimiz kuleler, kariyer hırsları, servet yarışı… Hepsi bir anda anlamını yitirir. Başkaları bir yana, neden kendi gölgemizi bile ezerek yükselmeye çalışırız?
Ölüm, aynaya bakınca arkamızda dikilen bir gölgedir. Onu görmezden gelerek kaçabileceğimizi sanırız. Her sabah doğan güneş, her akşam batan ışık, her mevsim solan yaprak, her kırışan yüz, her titreyen el fısıldar: “Sen de fanisin.” Ama bu fısıltıyı bastırmak için sesleri yükseltiriz; daha hızlı konuşur, daha hızlı yaşar, daha hızlı tüketiriz.
Ölümle yüzleşmek korkutucu olduğu kadar özgürleştiricidir. Ölümü hatırlayan insan, yaşamı daha derin solur. Sabah kahvesinin kokusu bir veda gibidir; gün batımı, gökyüzüne bırakılan bir elveda notu. Hayatın kırılganlığını bilen, her anı sonsuz bir hazine gibi kucaklar. Ölmeyi bilen, gerçekten yaşar.
Unutmak konforludur. Ölümü silersek, dünyayı sahici sanabiliriz. Unutuş, bir illüzyondur. Oysa gerçeğe dokunmak isteyen, ölümün soğuk ellerinden kaçmaz. Unutmak teslimiyettir; hatırlamak ise yaşamaktır.
Güven Tekirdağ Gazetesi’nin 87. sayısından alınmıştır.
TEKİRDAĞ CANLI HABER

-->