
Dünya, devasa bir sahne. Perde açılıyor, oyun başlıyor ve insan, kendi yazmadığı bir hikâyenin içine doğuyor. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan bu oyun, kurallarını bilmediğimiz bir yarış. Çalar saatler, trafikte sıkışan arabalar, duvarlara asılan başarı belgeleri, sonsuz toplantılar, bitmeyen hedefler… İnsan neyin peşinde? Veya Tolstoy’un deyimiyle: “İnsan ne ile yaşar?”
Büyüklerin sözü kulağımıza fısıldıyor: “Derdi dünya olanın dünya kadar derdi olur.” Belki de bu, bir kehanet. Çünkü dünya dediğin, dipsiz bir kuyu. Daha fazlasını istiyorsun, ama derinlik seni yutuyor. Altın sandığın her şey, dokunduğun an kum oluyor. Daha yükseğe çıkıyorsun, ama zirveye vardığında uçurumun kenarında olduğunu fark ediyorsun. Güçlü olmak istiyorsun, fakat güç en kırılgan şey. Tutunduğun her şey avuçlarında eriyen bir mum gibi, ışık verirken seni yakıyor.
İnsan neden bu sonsuz çarkın içinde döner durur? Belki de unutmaktan korkuyor. Adını zamana kazımak, varlığını ispatlamak istiyor. Binaların üzerinde bir soyadı, banka hesaplarında sıfırlarla süslenmiş bir kimlik, dijital dünyada yankılanan bir isim… Ama tarih, en zenginlerin bile bir gün unutulacağını yazıyor. Bir medeniyetin görkemli duvarları gibi, zamanla her şey aşınıyor, çöküyor. İmparatorluklar yıkılıyor, saraylar toprağın altında kayboluyor, ihtişamın yerini sessizlik alıyor.
Dünyayı sırtında taşımaya çalışan, kendi ağırlığında ezilir. Belki de çözüm sahip olmak değil, bırakabilmektir. Gökyüzü, en hafif olanı yükseltir. Bulutlar, serbest kalan damlalardan doğar. İnsan da bıraktıkça hafifler, hafifledikçe özgürleşir. Sahip olmak istediklerimiz, sonunda bizi sahiplenir; tutsak eden, zincir değil, zincire duyduğumuz tutkudur.
Güven Tekirdağ Gazetesi’nin 91. sayısından alınmıştır.
TEKİRDAĞ CANLI HABER

-->