Yılmaz Sami Gökçe (Köşe Yazısı) BU ŞEHİR KENDİ KENDİNE YIKILMIYOR - Tekirdağ Canlı HaberTekirdağ Canlı Haber

14 Nisan 2026 - 20:59

Yılmaz Sami Gökçe (Köşe Yazısı) BU ŞEHİR KENDİ KENDİNE YIKILMIYOR

reklam
Yılmaz Sami Gökçe (Köşe Yazısı) BU ŞEHİR KENDİ KENDİNE YIKILMIYOR
Son Güncelleme :

25 Mart 2026 - 12:49

940 views

Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği Deprem Çalıştayı’nda bilim konuştu. Veri konuştu.
Gerçek konuştu.

Ancak böylesine hayati bir konuda, kentin tüm karar verici ve uygulayıcı aktörlerinin daha güçlü bir katılım göstermesi beklenirdi. Deprem meselesi, takvim yoğunluğuna sığdırılabilecek bir gündem değildir.

Afetlere hazırlık; görünürlükten çok sorumluluk, temsilden çok irade gerektirir.
Kent güvenliği ise parçalı değil, bütüncül bir duruşla mümkündür.

Şehir planları ise başlı başına bir başka mesele.
Ortada şehir yok; parsel var.
Planlar kentin geleceği için değil, tek tek arsaların bugünkü rantı için üretiliyor.
Kent bütünlüğü, ekoloji ve sosyal doku; plan paftalarının dipnotlarında değil, artık niyetinde bile yok.

Bu planları hazırlayan şehir plancılarının liyakati neye göre ölçülüyor?
Diplomasına mı bakılıyor, attığı imzaya mı, yoksa siyasi ve idari yapıyla “sorunsuz uyum” sağlayabilme becerisine mi?
Sorular açık.
Cevaplar ise bilinçli biçimde belirsiz.

Plansız yapılaşma yalnızca beton meselesi değildir.
Ekosistemi bozar.
Mahalle kültürünü parçalar.
Sokakları güvensizleştirir.
Ana caddeleri kimliksizleştirir, insanı kentine yabancılaştırır.

Sonra da aynı kurumlar çıkıp “yaşanabilir şehir” söylemleri üretir.
Bu artık bir çelişki değil.
Bu, alışkanlık hâline gelmiş bir inkâr.

Mimarlık kentte bir meslek pratiği olmaktan çıkmış, ruhsat sürecinin süsüne indirgenmiştir.
Projeler mimarlığın evrensel ilkeleriyle değil, müteahhidin kâr maksimizasyonu hesabıyla üretilmektedir.
Yapı güvenliği, kamusal sorumluluk, ekoloji, estetik ve kent belleği; “sonra bakılır” denilerek sistemli biçimde ötelenmektedir.

Bu üretim biçimine imza atanlar yalnız değildir.
Meslek odalarının sessizliği, denetim mekanizmalarının işlemezliği ve imza yetkisinin sorumluluktan koparılması bu tablonun asli parçasıdır.

Kent için açık risk üreten, silüeti bozan, biçimsiz yapılar yükselirken; bu yapılara imza atanların kendini mimar sıfatıyla piyasada otorite olarak sunması bireysel etikle değil, kurumsallaşmış bir sorumsuzlukla açıklanabilir.

Mimarlık metrekare çoğaltma sanatı değildir.
Ama Tekirdağ’da ve Türkiye’nin genelinde, ne yazık ki, imar sisteminin dayattığı rol tam olarak budur.

Tekirdağ’da tarım arazileri artık ekilmiyor; elden çıkarılıyor.
Toprak, üretim aracı olmaktan çıkarılıp yatırım sunumlarının arka fonuna indirgeniyor.
“Doğayla iç içe”, “şehirden uzak ama kazanca yakın” gibi süslü cümlelerle pazarlanan şey beton; toprağın kendisi ise sessizce tasfiye ediliyor.

Bu yalnızca bir imar meselesi değildir.
Bu, doğrudan gıda egemenliğine müdahaledir.

Bir kentin ne ekeceğine, ne üreteceğine, neyle besleneceğine artık çiftçisi değil; satış ofisleri, lansman metinleri ve arsa değer tabloları karar veriyor.
Bu izinler barınma ihtiyacı için değil, iştahı büyütmek için dağıtılıyor.

Gıda egemenliği; toprağın kimde olduğu, kimin yararına kullanıldığı ve geleceğin kimin adına ipotek altına alındığıyla ilgilidir.
Birkaç drone videosu, maket görüntüsü ve “yüksek getiri” vaadi uğruna bu egemenliği feda etmek, kalkınma değil, bilinçli bir yoksullaştırma tercihidir.

Bugün toprağı pazarlayanlar, yarın bu kente ne yedireceklerini konuşmuyor.
Çünkü bu düzende sorun açlık değil; sorun, açlığın bile bir maliyet kalemi olarak görülmesi.

Bu şehir kimliğini bir gecede kaybetmedi.
Adım adım, dosya dosya, izin izin silindi.
Her “istisna” bir mahalleyi zayıflattı.
Her “revizyon” kenti biraz daha savunmasız bıraktı.
Her “acele ihtiyaç” uzun vadeli bir yıkımın gerekçesi oldu.

Depremden korkmayan binalar yoktur.
Ama depremden korkmayan yöneticiler vardır.
Sorun fay hattı değildir.
Sorun, risk biline biline susulmasıdır.

Bugün tarım arazileri betonla kaplanıyorsa, yarın gıda değil, açıklama üretilir.
Bugün plansız yapılaşma görmezden geliniyorsa, yarın enkaz kaçınılmazdır.

Bu yazı kimseyi hedef almıyor.
Ama şunu açıkça söylüyor:

Tekirdağ depremle değil,
duyarsızlıkla,
liyakat eksikliğiyle,
rant refleksiyle
yıkıma sürükleniyor.

Ve bu yıkım sessiz olduğu için en tehlikelisi.
Çünkü sessizlik her zaman masum değildir.
Bazen suç ortaklığıdır.

Tekirdağ hâlâ kurtarılabilir.
Ama bunun için önce şunu kabul etmek gerekir:

Bu kenti tehdit eden en büyük risk,
yerin altındaki faylar değil, 
yerin üstündeki kayıtsızlıktır.

Tekirdağ’ın meselesi deprem değildir.
Depremi bile bile susanlardır.
Toprağını bile bile satanlar, kenti bile bile parsel parsel doğrayıp pazarlayanlardır.

Fay hattı yerin altındadır ama asıl kırık yerin üstündedir:
makam odalarında, imza köşelerinde, komisyon masalarında,
“bir şey olmaz” diyerek sorumluluğu toprağa gömen zihinlerde.

Bu şehir yıkılırsa bunun adı ne doğa olacaktır ne kader.
Bu bir unutma hâli de değildir.
Bu, herkesin bildiği ama kimsenin üstlenmediği bir tercihler zinciridir.

İsimler değişir, sorumluluk değişmez.
Ve o sorumluluk, bugün susanların yarın enkaz başında söyleyebileceği tek bir dürüst cümle bırakmaz.

Güven Tekirdağ Gazetesi’nin 99. sayısından alınmıştır.

TEKİRDAĞ CANLI HABER

reklam

YORUM YAP

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

reklam-->
reklam