
2000’li yılların başı…
Türkiye’nin doğu illerinde güvenlik güçleri, yasa dışı kenevir ve haşhaş tarlalarına peş peşe operasyonlar düzenliyor.
Türk Jandarması, havadan yapılan tespitlerle ekili alanları belirliyor, ürünler toplanma aşamasına gelmeden imha ediliyordu.
Resmî açıklamalarda, bu yasa dışı üretimin terör örgütü PKK için ciddi bir finans kaynağı olduğuna dikkat çekiliyordu.
Operasyonlar doğuda sürerken kimsenin aklına İstanbul’un dibinde, Silivri’ye bağlı bir köyde benzer bir tabloyla karşılaşılacağı gelmezdi.
Ama geldi.
İddiaya göre, Fenerköy’de 25 tarla sahibi, “Kimsenin aklına gelmez” düşüncesiyle köy merkezinden uzak arazilere kenevir ve haşhaş ekti.
Durum İstanbul İl Jandarma Komutanlığı’na ihbar edildi.
Köye baskın yapıldı.
Yapılan tarama sonucunda işin boyutunun tahmin edilenden büyük olduğu anlaşılınca takviye ekip istendi.
Yasaklı bitkilerin sökülmesi için 25 jandarma eri üç gün boyunca tarlalarda çalıştı.
Ortaya çıkan tablo sıradan bir olay değildi. Sökülen bitki sayısının 15 bini aştığı konuşuluyordu.
Jandarma bir karar aldı.
Tüm tarlalardan sökülen yasaklı bitkiler köyün ortasındaki statta yakılacaktı.
Yaz günü…
Hava 30 derecenin üzerinde…
Saat sabah 10.00…
Toplanan kenevir ve haşhaş kökleri ateşe verildi.
Ve olanlar oldu.
Kısa sürede keskin kokulu, yoğun bir duman köyü kapladı.
Göz gözü görmez hâle geldi.
Erkekler tarladaydı, evlerin pencereleri açıktı.
İlk etkilenenler yakma işlemini yapan jandarma erleri oldu.
Daha önceki benzer imha işlemlerinde maske kullanıldığı biliniyordu.
Bu kez ne kadar önlem alındığı ise tartışma konusuydu.
Bir süre sonra köyde garip bir hâl başladı.
İnsanları uyku bastırıyordu.
Evlerde, tarlalarda, sokakta…
Her nefeste o duman ciğerlere doluyordu.
Dönemin Silivri baş muhtarı Muharrem Eren, durumun farkına varan ilk isimlerden biriydi.
Kendisi de uykuya yenik düşmek üzereyken 112’yi arayarak yardım istedi.
Ardından ses düzeniyle vatandaşlara camlarını kapatmaları yönünde anons yaptı.
Ama o da uykunun ağırlığına teslim oldu.
Silivri’deki ambulansların büyük bölümü Silivri’den Fenerköy’e yönlendirildi.
Köy adeta açık hava gaz odasına dönmüştü.
Lütfen yanlış anlaşılmasın, bu bir hikaye ya da kurgu değil.
Ben o gün telsizden gelen anonsla haberi aldım.
Saat 12.30’da maske bulup olay yerine ulaştım.
Köydeki tabloyu kendi gözlerimle gördüm.
İnsanlar sersemlemiş, bitkin, şaşkındı.
Devlet uyuşturucuyla mücadele ediyordu, doğru.
Ama yöntem doğru muydu?
15 binden fazla kökün, yerleşim alanının tam ortasında, yaz sıcağında yakılması…
Ortaya çıkan yoğun dumanın insan sağlığı üzerindeki etkisi…
Planlama eksikliği var mıydı?
Alternatif imha yöntemleri neden düşünülmedi?
Aradan yıllar geçti.
Ama Fenerköy’de o gün yaşananlar hâlâ hafızalarda.
Uyuşturucuyla mücadele elbette kararlılıkla sürmeli.
Ancak mücadele ederken, vatandaşın sağlığı da en az o mücadele kadar korunmalı.
Yoksa iyi niyetle atılan bir adım, başka bir mağduriyete dönüşebilir.
Ve bazen bir köy gerçekten uyutulabilir.
Güven Tekirdağ Gazetesi’nin 99. sayısından alınmıştır.
TEKİRDAĞ CANLI HABER

-->