Mehmet Altaş (Köşe Yazısı) LOKUMUN İZİNDE OSMANLI SARAYINDAN SAFRANBOLU’YA  - Tekirdağ Canlı HaberTekirdağ Canlı Haber

2 Kasım 2026 - 13:47

Mehmet Altaş (Köşe Yazısı) LOKUMUN İZİNDE OSMANLI SARAYINDAN SAFRANBOLU’YA 

reklam
Mehmet Altaş (Köşe Yazısı) LOKUMUN İZİNDE OSMANLI SARAYINDAN SAFRANBOLU’YA 
Son Güncelleme :

31 Ekim 2026 - 12:50

95 views

Safranbolu’da yürürken insanın zaman duygusu değişiyor.  Bir sokağın başında bugünle karşılaşıyor, birkaç adım sonra kendinizi yüzlerce yıl öncesinin içinde buluyorsunuz.  Ahşap konaklar, taş duvarlar, Arnavut kaldırımlar. Dar sokaklar, eski çarşıların hiç değişmeden bugüne ulaşmış hali..Şehir geçmişini yok etmemiş. Halini bugünün insanına fısıldıyor.

Ben de böyle bir yürüyüşün ardından Lokum ve Safran Müzesine giriyorum. Kapıda bizi kadim dostum Kamil Şen karşılıyor. Kendisi İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünde Şube Müdürü. Aynı zamanda bölgenin doğal rehberi.

İlk bakışta birbirinden iki farklı ürün ve Safranbolu’nun bildik tarihi dokusu içinde bir konak. Kamil Şen oğulları ile kurmuş bu tarihi konağı. Lokum ve safran müzesine dönüştürmüş.

İlk bakışta birbirinden çok farklı gibi görülen iki ürün,

LOKUM ve SAFRAN

Biri yumuşak, tatlı, renkli. Diğeri küçücük bir çiçeğin içinden çıkan kokusu ve rengiyle yüzyıllardır sofralara anlam katan dünyanın en değerli baharatlarından biri. Aynı zamanda kente de adını vermiş.

SAFRANBOLU

Aslında birbirinden çok farklı gibi görünse de ortak bir hikayesi var.

EMEK

Ve etrafa biraz daha alıcı gözle bakınca, bu müzenin aslında sadece lokum ve safranı anlatmadığını fark ediyorsunuz.  Bir şehrin üretme kültürünü, el emeğini, sabrını, geçmişten geleceğe taşıdığı hafızayı fark ediyorsunuz.

Müze üç katlı tarihi bir binanın içinde, otantik mimari özellikleri korunmuş, ziyaretçilerine nostaljik bir yaşanmışlık hikayesi anlatıyor.  Lokumun tarihinden, üretim aşamalarına, safranın toprağa dikilmesinden, hasadına ve baharata dönüşmesine kadar uzanan bir emeği seriyor önümüze.

İlk katlarda lokumun izini sürüyoruz. Bir lokumun nasıl yapıldığını öğrenmek, doğrusu çocukluğumuzda kahvenin yanında konan o küçük tabağa başka gözle bakılmaya neden olabiliyor. Çünkü lokum bizim kültürümüz de yalnızca bir tat değildir. Misafirliktir, bayramdır, kahvedir, hatırdır. Çocukluğumuzda iki bisküvinin arasına koyarak yemeye doyamadığımız lezzettir.

Evimize gelen misafire güler yüzle sunduğumuz, “Hoş Geldiniz” demenin adıdır.

Belki de bu yüzden lokumun tarihçesini dinlerken yalnızca geçmişini değil, bir toplumun geçmişten günümüze, tanrı misafirini ağırlama kültürünü hatırlıyoruz.

LOKUM

Arapça” luqma”, lokma, ağza bir defa alınan parça sözcüğünden türetilmiş. Osmanlı döneminde ve eski kaynaklarda boğazı yatıştırıp rahatlatması nedeniyle “rahatül-hulkum” boğaz rahatlatan olarak adlandırılmıştır. Zamanla “rahat lokum” ve nihayetinde “lokum” adını almıştır.

TARİHSEL GELİŞİMİ

15. Yüzyıl ilk dönemi; Lokumun ilkel formları Anadolu’da bal/pekmez karışımıyla üretilmeye başlanmış.  17.Yüzyılda “Rahatül-hulkum” ifadesi Osmanlı kaynaklarında daha sık yer alır olmuş. Tatlı saray mutfağına da böyle girmiştir.

1777 DÖNÜM NOKTASI/HACI BEKİR ÜRETİMİ LOKUM

Kastamonu’dan İstanbul’a gelen Ali Muhiddin Hacı Bekir Bahçekapı’da açtığı dükkânda geleneksel bal/pekmez karışımını değiştirmiştir.  Yeni icat edilen pancar şekeri ve nişastayı kullanarak bugün bilinen yumuşak ve şeffaf Türk lokumunu geliştirmiştir. Sultan birinci Abdulhamid’in beğenisini kazanmış. Hacı Bekir Osmanlı sarayının “Şekercibaşı” unvanını almış.

LOKUMUN AVRUPA’YA YAYILIŞI “TURKISH DELIGHT”

18.         Yüzyılın sonlarında bir İngiliz gezginin İstanbul’dan ülkesine lokum götürmesi ile Avrupa’da Turkısh DeLıght adıyla tanınmaya ve sevilmeye başlanmıştır.

EDEBİYATTA LOKUM

Avrupa’ya girişinde sonra lokum, C.S lewis’in Narnia Günlükleri ve Charles Dıckans’ın Edwin Drood’un Gizemi gibi Batı edebiyatının birçok eserinde yer almış ve bu lezzetin ününe ün katmıştır. Fransız edebiyatında Mıchel Tourmer’in Gaspard Melchior et Balthazar ve Yves Navarre’ın “Les Lokum” romanlarına “Türk Lokumu” adıyla, tadıyla konu olmuştur.

Yunan kralının Alman şekercibaşısı Friedrich Unger 1835’te İstanbul’a gelerek, kentin saray ve çarşı tatlıcıları, helvacıları, şekercileri ve ürünlerini incelemesinin ardından “Canditorei des Orient” Doğunun tatlı ve şekerleri kitabını yazmıştır. 

Kastamonulu Ali Muhiddin Hacı Bekir ile değişime uğrayarak Avrupa insanın bile ilgisini çeken, edebi romanlara konu olan Lokum özünü hiç kaybetmemiş. Tadını ve ününü artırarak bugünlere gelmiştir. Belki de bugünün insanına bir mesaj olabilir mi. Değişen ama özünüzü kaybetmeyin.

Müzenin içinde ilerledikçe bu düşünce daha da belirginleşiyor. Üretimde kullanılan eski aletler, üretimi anlatan bilgiler ve geçmişten günümüze uzanan hikayeler bizi karşılıyor. Üretimi geliştirerek bugünlere taşıyan ustaların hikayelerini merak ettiriyor. Çünkü bir lokum dükkanında gördüğümüz o düzgün kesilmiş küçük parçaların arkasında gizemiyle bugünlere taşınmış yılların emeği ve deneyimi var.

Şekerin kıvamını bilmek, Nişastayı doğru kullanmak, pişirmeyi zamanında tamamlamak, sonra onu indirmek, kesmek, kaplamak. Bütün bunlar bir tariften daha fazlası ustalık ister. Tüm bunlar yetmemiş ürünü pazarlamak, ziyaretçilere güveni pekiştirmek için birde Patent Enstitüsünden “Coğrafi İşaret” alınmış.  İşte kentin tanıtımı, turiste ikram edilen ürünü güven için sunmanın en doğru yolu.

Safranbolu’nun asıl zenginliği de belki de buradan başlıyor. Kolay değil dünya insanının ilgisini çeken bir kent. Dünya miras listesine giriyor. Dünyanın her yanında akın akın insanlar bu kadim şehrin büyüsüyle sokaklarını adımlıyor. Fotoğraflıyor, nostaljik bir ruh zenginliğini özümsüyor,

Bu şehir geçmişten kalan yapıları yalnızca korumamış; O yapılarda yaşamış, insanların elinden çıkan kültürü de yaşatıyor. Nitekim Safranbolu’nun tarihi çarşısından gezerken geleneksel esnaf ve el zanaatlarının izlerini hala görülebiliyor. Kent tarihi müzesinde de lokumculuktan, yemeniciliğe, demircilikten, bakırcılığa kadar farklı mesleklerin çalışma ortamlarının canlandırıldığını görüyoruz.

Sonra müzenin safran bölümüne geçiyoruz. Burada hikayemizin rengi de değişiyor. Lokumun tatlı dünyasında, safranın mor çiçeklerine dönüşüyoruz.  Bir çiçeğin içinden çıkan küçücük kırmızı tellerin ne kadar büyük bir değere dönüştüğünü düşünüyoruz.,

Safran, Safranbolu’nun adını taşıyan toprakların en önemli simgelerinden biri. Üretimi büyük emek istiyor. Çiçeğin yetiştirilmesinden, toplanmasına, kurutulmasından, baharat haline getirilmesine kadar her aşaması dikkat ve sabır istiyor÷ Safran gıda, ilaç ve kozmetik gibi farklı alanlarda kullanılıyormuş.

İşte burada lokumla safranın yolları yeniden kesişiyor. Safranlı lokum. Bir şehrin iki simgesinin aynı tatta buluşması.

Müzenin bahçesinde safran çayı eşliğinde lokum tadarken, insanın aklına ister istemez şu geliyor. Bir şehrin kimliği nasıl oluşuyor.  Yalnızca binaları mı? Yalnızca yerini aldığı tarih kitaplarında mı? Yalnızca müzelerde sergilenen etnografik eserlerde mi?

Asla; Bir şehrin kimliği, kokusunda, tadında, ustasında, esnafında, sokağında, kahvesinde, ikramında ve insanlarının hafızasında oluşuyor.

Safranbolu’nun UNECO Dünya Miras Listesi’nde yer almasının arkasında da yalnızca güzel konakları yok. Kentin tarihi dokusunun ve geleneksel yaşam biçiminin büyük ölçüde korunmuş olması bu değerin önemli bir parçası olması gerek…

Bu duygular ile müzeden ayrılırken lokum artık yalnızca bir tat değil. Safran artık yalnızca pahalı bir baharat değil.  İkisinin de arkasında bir coğrafya var. Bir emek, bir yaşanmış tarih var.

Geçmişi yaşatmak; onun içindeki emeği, zarafeti paylaşma duygusunu ve insan sıcaklığını bugüne taşıyabilmek olmalıdır. Hafızamızda kalan bir şehrin geçmişten geleceğe bıraktığı bir iz, tadıyla, kokusuyla aklımızda kalan bir hatıra ….

Güven Tekirdağ Gazetesi’nin 114. sayısından alınmıştır.

TEKİRDAĞ CANLI HABER

reklam

YORUM YAP

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

reklam-->
reklam